Belki biz Egelilere yakın bir bölgede değil Elazığ’ ın Hazar Gölü, ama yine de eşsiz özellikleriyle dünyanın sayılı doğal değerlerinden biri… Bu bakımından, dikkatimi çeken bir haberdi ” Hazar Gölü’ nün Yok Edilmesi ”…
Sessiz ve duyarsız kalıp görmemezlikten gelemedim açıkçası… Benden çok uzakta bir yerde bulunması ve kaygı düzeyi olarak o kadar da bağlayıcılığı bulunmayan bir mesele olduğu düşünülebilir başkalarınca…
Ama kendinizi bu alemde olup biten şeylerden bir dünya vatandaşı olarak sorumlu hissediyorsanız, o derece rahat davranamıyorsunuz malesef… Size batan ve o anki rahat hayatınızda varlığıyla sizi rahatsız eden negatif bir unsur dikkatinizi çekiyor…
Hazar’ daki kirliliğin negatif unsuru, bu kirlilikten sadece dev şirketlerin sorumlu olmaması… Gölü yok eden etkinin ortaya çıkmasında asıl suçlu malesef evsel atıklar… Yani, Hazar’ ın katili, modernlik perdesi altında bir türlü medeni bir hayat sürdürmeyi başaramayan vahşi, şehirli insan…
Belki de bu utanılacak durum beni sorumluluk duygusu içinde böylesi bir yazı yazmaya itti… Şehirde yaşamaktan mutlu ve şehirli olmayı ayrıcalık sayan bir insan olmam beni kalemimin ve klavyemin başında hazır ola dikti…
Yapılan son araştırmalar alınan önlemlerin yetersiz kalması nedeniyle, küresel anlamda büyük bir felaketin kapımıza dayandığını gösteriyor… En zengininden en fakirine hiçbir kimsenin bu felaketten paçayı kurtaramayacağı da ortada…
Yani aynı kıyamet gemisinin yolcularıyız hepimiz… Hazar’ daki bu felaket, işte bu yüzden canımı çok ama çok acıtıyor… Görüntüleri izlediğimde böylesi pislik manzaralarına hiç bir müdahalede bulunamamış olmayı kabul ettiremedim kendime bir türlü…
İşin en ironik yanı ise, yapılan beton ruhsuzluğundaki ve cansızlığındaki binaların çoğunun devlet eliyle dikilmiş olması… Emniyet, DSİ, Defterdarlık binaları, karayolları, şeker ve çimento fabrikaları, MTA, TPAO, Kolordu, PTT, Demiryolları, Elazığ Belediyesi ve Özel İdare kampları… Saymakla bitmiyor, zannedersin betonarme devlet mezarlığı…
O içler acısı manzaraları görünce, kırılası ellerimle ve kopasıca aptal oğlu aptal başımla ben yaratmışım gibi hissettim tüm pisliği… Dünyaya duyarlı her sorumluluk sahibi bireyin de aynı duygular içinde kıvrım kıvrım kıvranması gerektiğini düşünüyorum…
Bunca iç karartan sözden sonra, konuyu Hazar’ı önemli ve değerli bir kültürel miras kılan efsanelerine getirmek istiyorum… Sıradan bir göl olmadığını en duyarsız zihinlerde anlasın diye… Efendim, zamanında Hazar Gölü’ nün olduğu yerde bir yerleşim yeri olduğu söyleniyor…
Efsaneye göre, buraya bir çiftin geldiği, 9 aylık hamilelikleri sonunda doğum vaktinin kapıya dayandığı, ama bir nine dışında bölgedeki hiçbir kimsenin çifte yardım etmediği anlatılıyor…
Nur yüzlü yardım sever ninenin doğumu gerçekleştirip çifte ve bebeklerine mutlu ve sağlıklı ömürler diledikten sonra, kadının kocasının nineyi evine götürmek üzere dışarı çıktığında tüm bölgenin Hazar’ ın suları altında kaldığını gördüğü ve köyün sularca yutulup yok olduğu söyleniyor anlatılan efsanede…
Bugün Diyarbakır – Elazığ yolunun kıvrımlarından göle bakıldığında küçük bir adacık görüldüğü, bu adanın yukarıdaki bebekli efsanenin bir parçası olduğu iddia ediliyor…
Bu batık kent gizemi başka bir efsaneyle de dillendiriliyor… Hz. Hızır’ ın köye geldiği, bir parça ekmek istediği, ama köyün ekmeği vermeyi reddettiği gibi, Hz. Hızır’ a hakaret ettiği anlatılıyor… Bunun üzerine Hz. Hızır’ ın beddua etmesi ile tüm köyün Hazar’ ın suları altında boğulup gittiği rivayet ediliyor…
İşte bu efsaneleri ile Hazar’ ın doğal güzellikleri yanında mitlere konu olan geçmişiyle de bölgede çok özel bir yeri olduğunu anlayabiliyoruz… Yani sadece görünen ve yaşanan varlığıyla değil, efsanelere konu olmuş geçmişiyle de üzerinde düşünmeye değer, doğal ve kültürel bir miras Hazar…
İnanın bana, yazımdaki bir araba dolusu lafı, kalın kafalarımız alsın diye, bu kıyıma sessiz kalmamamız amacıyla kaleme aldım… O dizi senin bu magazin benim demeden önce, Hazar üzerinde biraz olsun beyin fırtınası yapalım istedim… Sahi, bir şehirli olarak siz o kadar rahat mısınız?..