Yalnızlığı sevmek zaman zaman korkutucu olabiliyor… Kendinle başbaşa kalmanın dayanılmaz acısı… İtiraf edemediğin boşluğunla birdenbire yüzleşmek… Kendi boşluğunun türbulansında kaybolmak… Kelimenin tam anlamıyla bir ” kabus ” , her şekilde yıpratıcı bir deneyim yaşamak, ” yalnız kalmak ”…
Sahnelenen bir korku tiyatrosunun başrol oyuncusu değil, sadece konuk sanatçı olmayı düşünürken, birdenbire bu oyunun kendi hayatın olduğunu fark edip, aniden başrol oyuncusu haline dönüşmek… Bir nevi oldu bittiyle bir başınalığına yenilmek… Yalnızlığı olsa olsa ancak bu sahne tanımlayabilir…
Bir başınalığın dilsizliği yada dili bile olsa, bin bir türlü anlatılamazlığı o… Hani mantıkta tam tanımı yapılamayan, yani tanımlanamayan şeylerin de olduğunu öğrenmek gibi birşey… O şeyin imkansızlığını, şeyi yaparken yada onu yaşarken öğrenmek sanki, bir başına kanadı kırık anlarımda kendimi güven içinde düşünmeyi düşlemek, ” yalnızlık ”…
Bir tür imkansız görev, ölüm atlayışı gibi, paraşütsüz serbest düşüşe eşdeğer sanki… Öylesine başıboş ve korunmasız… Adı üstünde, çaresiz, kimsesiz… İtirazsız gidilen ve geri dönüşü olmayan, ölümcül tek kişilik bir görev, varlığını tek geçtiğim, adı sanı olmayan ve belki de hiç adı konmayacak, ” Yalnızlık ”…