Küçüklüğümden beri ilk insana dair film yada çizgi film izlerken, mağara yaşantısı içinde elinde labuttan bozma kocaman sopasıyla dolaşan sakalı birbirine karışmış, iğreti erkek figürü dikkatimi çeker dururdu… Hani pek de yakıştıramazdım ve layık bulmazdım bu fotoğrafı babama yada amcama… Çok yabani, fazlasıyla kıro bir duruş olarak gelirdi gözüme… Gerçekçi bir manzara olarak düşünemezdim…
Hele hele bir de filmin ilerleyen karelerinde ” huganda, muganda ” tarzı yabani konuşmalar içinde, birbirlerinin mağaralarına saldırarak, kadınlarının kafalarına o labut sopalarla indirip saçlarından sürükleye sürükleye götürdüklerinde, iyiden iyiye atardı kafamın tası… Hemen bir şekilde başka bir uğraş bulur, kaçarcasına ayrılırdım filmin başından…
O çocuk halimle hiç de inandırıcı gelmezdi seyrettiklerim… Alt tarafı bir film diye düşünür ve masum, kendi halindeki masalsı hayatıma geri dönerdim… Geçip giden yıllarla beraber erkek dünyasının yabaniliğini keşfetmye başladıkça, biraz daha kabul edilebilir bir fotoğraf olarak gözükmeye başladı…
İlk gençlik ve ergenlik derken, yetişkinlik dönemimle beraber savaşın ve her tür vahşiliğin hakim olduğu modern ama bir o kadar da çaresiz fotoğrafları bir bir gözümün önünden geçmeye başladığında, erkek egemen bir dünyanın vahşiliği ve yırtıcılığı konusunda ikna oldum…
Hormonların bu yabanilikte etkili olduğunu düşünüyordum ki, İngiltere Kraliyet Tıp Topluluğu’ndan Kanadalı ve İngiliz bilim insanlarının ilk insanların saldırgan ve rekabetçi oluşuna dair keşifleriyle karşılaştım… Fosiller üzerinde yapılan araştırmalar, ilk insanların günümüz modern insanlardan çok daha yüksek seviyelerde erkeklik hormonu olan testosterona sahip olduklarını ortaya koydu…
Yapılacak daha kapsamlı çalışmalarla beraber bulgular isbat edilebilirse, cinsellikte saldırgan ve yabani duruşu simgeleyen, kadınların kafasına indirip götürdükleri o sahne gerçekliğe bürünmüş olacak… Yani bu sayede, ilk insanın yabaniliğinin günümüzde hala neden sürdüğü yavaş yavaş bilim sayesinde aydınlatmış olabileceğiz… Belki biraz olsun, günümüzün savaşlarla ve yıkımlarla yatıp kalktığımız uygar (!) dünyasında, doğamızın dizginlerini hormonlarımızın elinden alabilmemiz için bir umut ışığı görebileceğiz…