Aslında bu yazımın başına biraz pişmanlık biraz da vicdan azabı duyguları içinde oturduğumu itiraf etmelityim… Çünkü 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü tam da benim için biçilmiş kaftan tarzında bir yazı yazma fırsatı sunan bir gün gibi duruyorken, o gün kendimce haklı sebeplerle yazmaktan özellikle uzak durmayı tercih etmiştim…
Sürüsüne bereket insan hakları ihlallerinin yaşandığı, neredeyse şans eseri hayatta kalabildiğimiz bir ülkede İnsan Hakları Günü’ nü kutlamak içimden gelmemişti… 10 Aralık geldiğinde, öğretmenliğimi yaptığım okulumda öğretmen arkadaşlarımla beraber hazırlanmamız gereken günün anlam ve önemini içeren etkinliği bile unutmuştum…
Bir saat kala aklıma geldiğinde hiç bir hazırlığım bile yoktu… Saolsun ben unutsam da edebiyet öğretmenim unutmadığı için günü kurtarmayı başardık ve öylece geçip gitti Dünya İnsan Hakları Günü… O zamandan bu güne insan haklarına dair hiç bir yazı yazasım gelmedi içimden…
Sadece Türkiyedekiler değil, Dünya çapında sürüp giden vahşet vakaları, kendime insanoğlunun hiç haketmediği ve ağzımız bile almamamız gereken böylesi günleri kutlamaya yüzümüzün olup olmadığını sormama sebep oluyordu… Her gün hala bu tür soruları sormaya da devam ediyorum…
Efendim, bilmem söylememe gerek var mı… Şu fani dünyada yaşadığım her gün, insanlığımı kutlamak adına bana bayram sevinci yaşatan bir gün demek… Tanrıma beni hiçlikten var edip, böylesi lezzetli ve keyifli bir hayata yolladığı için şükran duyguları besliyorum…
Ama her insanın bu şükredici duygular içinde olmadığı açık… Bizi insanlığımızdan utandıracak ihlallerin gölgesinde geçip gidiyor her 10 Aralık… Bir çok platformda büyük büyük sözlerle kutlamalar düzenleniyor… Bir çok değerli şahsiyet, içeriği inanılmaz zengin konuşmalara imza atıyor…
Herşey çok güzel, mutluluk içinde evlerimize dağılıyoruz… Akşam haberlerinde bir bakıyoruz manzaraya, konuşmalar yaptığımız dünya başka, yaşadığımız dünya bambaşka… Utançtan boynumuzu büküyor ve olup bitenlere kulaklarımızı tıkayarak, gelecek senenin 10 Aralığına kadar hayatlarımıza sessiz sedasız ve tepkisiz bir biçimde devam ediyoruz…
İşte, bu düşünceler içinde, med – cezir misali, gidip geldiğim bir zamanda geldi geçti Dünya İnsan Hakları Günü… İnandığım değerleri ihmal ettiğime dair vicdan azabı duygusu düşmese içime, sessizliğimi korumayı sürdürecektim… Ama içimde birikenleri dökmeden aynı huzur içinde bir hayat yaşayamayacağımı düşünerek geçtim yazımın başına…
İnsan Hakları denildiğinde tüm dünya kavramın ilk belgesi olarak, devletlerin baskıcı anşayışına engel olabilmek için 1215 yılında İngiltere Kralına kabul ettirilen bildirge olan Magna Charte (Magna Karta) ‘ yı biliyor… İnsan hakları kavramı denildiğinde bilinen en önemli ikinci belge ise, Amerika’da yayınlanan ” Bağımsızlık Bildirgesi ”…
Ama insanı insan yapan ve onu diğer tüm varlıklardan ayıran en önemli kavramlar olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik, asıl 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’nden sonra yayınlanan “İnsan Hakları Bildirgesi” ile gerçek anlamına kavuşmuş oldu…
İnsanlığa büyük yıkım getiren ve Nazilerin gerçekleştirdiği soykırımdan tutun da, on milyonları bulan kayıp sayısı sonucunda tüm insanlık, devletlerinin bireylerine tanınan hak ve özgürlükleri güvence altına alması gerektiği gerçeğinde birleşti…
İnsanın değişimi ve gelişmesinin sonucunda, hemen hemen tüm dünya ülkelerinin altına imza attığı 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi doğdu… İşte her yılın 10 Aralığında bu sözleşmeye istinaden insanlığımız kutluyor ve sözleşmenin beraberinde getirerek güvence altına aldığı kavramların altına imzamızı atıyoruz…
Atmaya atıyoruz da, bahsettiğim çekincelerim beni her sene rahatsız etmeye devam ettiği gibi, her fırsatta böylesi bir günü hak edip hak etmediğimizi sorgulamama da neden oluyor… Gördüğüm her vahşi örnek sonrası, yapılan koca koca kelimelerle dolu teknik konuşmaların yerini, atılan sağlam ve yapıcı adımlara bırakması gerektiğini düşünüyorum…
Örneğin bana soracak olursanız gezmeyi çok seven birisi olarak, en temel insan haklarından birisi özgürce gezebilme ve bu hakka en kolay yoldan ulaşabilme olmalıdır… Çünkü ancak o zaman farklı kültürlerden insanlarla bir araya gelebilir ve siyasi yada ideolojik farklılıkları ortadan kaldırarak, insanlığımız bir bayram neşesi ve yaşama sevinci içinde kutlayabiliriz…
Gel gör ki, bu durum sevgili ülkemde yine ve yeniden mümkün değil… Çünkü dış dünyada özgürce dolaşabilmemiz anlamına gelen 5 yıllık biyometrik pasaportun bedeli, eski akıl almaz fiyatı olan 500 dolardan 225 dolara düşmüş olsa da, hala her isteyenin alabileceği makul değerlere inebilmiş değil malesef…
Tüm dünyada ortalama 45 – 50 dolar düzeylerinde seyreden rakamlarla karşılaştırılduğında bu tarifenin benim için bir insan hakkı ihlali olmaktan farklı bir anlamı bulunmamaktadır… Yani özetle devlet, özgürce gezebilmen için eşkiya misali senden haraç kesmeye devam etmektedir…yazık ki ne yazık…
Yine temel gezme hakkımızı elimizden alan en önemli engellerden biri olan, dünyanın en pahalı benzini, hala bizler tarafından kullanılmaya devam etmektedir… Böylesi örnekleri çoğaltmak hiç de güç olmayacaktır…
Bu karamsarlığı bırakmamı isteyen sevgili okurlarıma da yazımın başlığı ile selam ve sevgilerimi yolluyor, geçte olsa herkesin Dünya İnsan Hakları Günü’ nü canı gönülden kutluyorum… Tüm samimiliğim ile ” Herşeye rağmen Tanrı’ nin bizleri hiçlikten var edip yaşamını sürdürme şansı sunduğu böylesi bir hayatta insan olmanın tadına varmak ne güzel ” , diyorum…